Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can Star Gazetesi Açık Görüş
bölümüne yazdığı yorumda referandum için 'Sadece "12 Eylül" değil "27
Mayıs" da oylanıyor' dedi .
Referandumda oylanacak birinci konu, egemenliğin asker-sivil
bürokrasiden ulusa geçmesi, ikincisi 27 Mayıs'la üretilen bürokrasinin
siyaseti belirleme kültürünün sona ermesidir.
Geçen haftaki yazımızda (22.07)12 Eylül2010 tarihinde oylanacak
birinci konunun egemenliğin asker ve sivil bürokrasiden ulusa geçmesi
olduğunu dile getirmiştik. Egemenliğin ulusa ait kılınmadığı yerde,
‘herkes'in temel hakkının korunamayacağı, korunmaya değer görülmeyeceği
Türkiye örneğinde sıkça rastlanılan bir durumdur. Alevi'nin cemevi
talebinin, “cemevi ibadethane değildir, o halde ibadet özgürlüğü
kapsamında değerlendirilemez” söylemiyle; Kürtlerin demokratik
taleplerinin “olmayan insan hakları sorunu oluşturmak suretiyle
ayrımcılık yapmak” biçiminde, başörtülülerin taleplerinin “başörtüsü
takmak bir özgürlük kullanımı değil, cumhuriyete başkaldırıdır” şeklinde
anlaşıldığı bir ülkede yaşıyoruz.
Egemenlik belirli bir zümrenin elinde olduğu sürece, topluma ait
özgürlük talepleri tehdit olarak algılanacak, özgürlük belirli bir yaşam
tarzına sahip olanların bu tarzı sürdürme ayrıcalığının rafine bir
ifadesine dönüşecektir. Oysaki yalnızca bir toplumsal kesime ait
ayrıcalık özgürlük değildir, bu ayrıcalığın egemen bir siyasal söyleme
ve zorlayıcılığa sahip olması ise demokrasi değildir. Görüntüde çalışan
bir parlamento, serbest seçimler yoluyla ortaya çıkan bir hükümet olsa
da, temel siyasal kararları almaktan yoksun bir iradenin ‘egemen'
olduğundan söz edemeyeceğiz. İşte yeni anayasa değişikliği, askeri
yargının görev alanını daraltma, tüm askeri rütbelerin hukuk devleti
gereklerine uygun olarak yargılanabilirliğini sağlamakla askeri alandaki
denetimsizliğe son vermektedir. Diğer yandan yetersiz de olsa
demokratik yargıda meşruiyetin sağlanması yoluyla, yargının ideolojik
kapalı alanlara mahkûm olmaktan çıkarılması ve toplumsallaşması mümkün
hale getirilmektedir. Bu da yargı ekseninde Avrupa'da 65 yıl önce
gerçekleşmiş bulunan ulusal egemenlik ilkesinin yaşama geçmesini kısmen
sağlamaktadır.
Türkiye siyasal kültürü, kuruluştan bu yana demokratik bir sürecin
belirleyici olmadığı bir kültürdür. Kuruluş döneminin olağanüstü
koşullarındaki mazur görülebilirliğini bir yana bırakırsak, bu kültürü
inşa eden kurumsallaşmanın27 Mayısdarbesiyle ortaya çıktığını açıkça
ifade etmek gerekir. 27 Mayıs Darbesi, Meclis iradesini belirleyici
olmaktan çıkarmış, siyasi partilerin varlığını devam ettirmelerini,
darbe ideolojisine ve orduya sadakate bağlamış, aksi yönde davranma
eğilimindeki partileri ise kapatmayla tehdit etmiştir. Nitekim 1961
Anayasası döneminde ağırlıklı olarak ideolojik gerekçelerle altı siyasi
parti kapatılmıştır. Bu durum siyasi partilerin varlıklarını devam etmek
için, toplumsal taleplerden çok, bürokratik ve militer hassasiyetlere
odaklanmalarına yol açmıştır. Siyasi parti temsilcileri genel seçimlerin
ardından Ankara'ya geldikleri andan itibaren Ankara'nın
üniformalı-cüppeli realitesiyle karşılaşmaktadır. Partiler ya onlarla
çatışır ve kapatılır, yer altına itilir; bir ihtimal daha güçlü bir
şekilde iktidar olur. Ya baştan onaylıdır ve sistem taşıyıcısıdır. Ya da
zaman içinde sistemle uzlaşır. Bu durumda süreç içinde tükenir.
Siyasete büroratik kıskaç
‘Uzlaşma ve onay' seçeneklerinde bürokratik kıskaç içindeki siyasi
partiler toplumsal dinamiklerden beslenmediğinden, yani “siyaset
yapamadığından” dolayı siyasette yozlaşma ve etik dışı operasyonların
merkezine dönüşmeye başlarlar. Siyasi partilerleekonomiarasındaki
ilişki, bütçe kaynaklarının paylaşımıyla sınırlı bir ilişkidir. “Derin
devlet” yapılanmalarının sivil uzantılarının ortaya çıkmasını bu
bağlamda irdelemekte yarar vardır. Anayasa değişikliğiyle, bürokrasi
önemli ölçüde siyaseti belirleme imkanını yitirecek, ve demokratik
siyasetin uygulayıcısına dönüşmeye başlayacaktır. Bu, siyasal algı ve
kültürde ciddi dönüşümlere yol açar.
İlk olarak siyasi partiler toplumsal dinamiklerden beslendiğinden ve
toplumsal taleplere karşı hiçbir bahaneleri kalmadığından dolayı,
siyasetin işleyişi Ankara'dan yerele doğru değil, yerelden Ankara'ya
doğru işlemeye başlar. Siyasi partilerin sorumluluk üstlenme süreçleri
başlar. Bu siyaseti normalleştirir.
Topluma yabancılaşan siyaset
İkinci olarak, bu sorumluluk ekonomiyle ilişkiyi de demokratik
ülkelerdeki standartlara çekmeye başlar. Siyasi partiler ulaştıkları
toplumsal onay ölçüsünde zenginleşir, bu ölçüde ekonomik kaynaklara
hükmeder. Ekonomi aktörleri ise bu eksende siyasi partiler ile iletişim
kurur. Yani Ankara'da bütçenin bürokrasi pazarlıklarıyla paylaşımı
üzerinden yürütülecek bonapartist siyasete imkan kalmayacak, ekonomi
yönetimi, kamusal-toplumsal denetim ve etkileme süreçlerine bağımlı hale
gelecektir.
Üçüncü ve daha önemlisi, Türkiye özelinde, bazı siyasi partilerin
bürokrasiyle aralarındaki ideolojik özdeşlik nedeniyle siyasal
muhalefetlerini, kimi zaman açık veya örtülü bir askeri müdahaleye
teşvik veya Anayasa Mahkemesi'ne başvuru üzerinden yaparlar. Toplum
eksenli siyaset yapma ihtiyaç ve alışkanlığını ortadan kaldıran bu
eğilim, söz konusu partilerin siyasal muhalefetini yok eder. Türkiye'de
sol muhalefetin ortaya çıkmamasının bununla ilişkisi üzerinde durmak
gerekir.
Diğer yandan da daima etkin bürokratik engeller, ideolojik-siyasal
yargı engelleri nedeniyle toplumsal eksenli siyaset yapamayan, elindeki
iktidar imkanlarına rağmen toplumsal taleplere yanıt veremeyen iktidar
partisi, süreç içinde, muhalefet partisi/partilerinde olduğu gibi,
topluma yabancılaşmaya başlar. Kimi durumda bu, siyasetin sertleşmesine,
daha güçlü ve radikal iktidarların doğmasına yol açar, kimi zaman da
partinin Ankara'ya teslim olmasına ve ardından yozlaşmasına yol açar.
Kesin olan şu ki, iktidar veya muhalefetiyle siyasi partiler topluma
yabancılaşır. Demokrasi ve özgürlük taleplerinin seçimler yoluyla
ortaya çıkmış temsilciler tarafından yerine getirilme olanağının
kalmadığını gören toplum da yalnızca siyasi partilere değil, siyasete,
parlamentoya ve demokrasiye yabancılaşır. İşte bu yabancılaşma,
olağanüstü yönetimlerin, iç kargaşaların nedeni ve tabii ki darbelerin
de beslendiği önemli bir kaynağa dönüşür. Türkiye gibi, asker-sivil
bürokrasinin devletin tüm etkin unsurlarını bağımsız şekilde
kullanabildiği ülkelerde, bu yabancılaşmanın biraz da “kurumsal” olarak
üretildiği söylenebilir.
Dolayısıyla referandumda oylanan ikinci konu, 27 Mayıs Darbesiyle
üretilen bu yabancılaşma kültürünün sona ermesi ve demokratik bir devlet
kültürüne imkan tanınmasıdır. Türkiye hak edilmemiş iktidar ve
muhalefet kültürünü tarihe gömme aşamasındadır.
